<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/platform.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar/12274800?origin\x3dhttp://yogurtcuparki.blogspot.com', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Salı, Mayıs 31, 2005

408 saatlik şarkılar.

aylin aslım'ın ilk albümünde dört gün dört gece adlı bir şarkısı vardır. sözlerinin bir bölümü şöyle:

"dört gün dört gece ağladım ben
dört gün dört gece yağdı yağmur
yaşlarımı saydım içimden
hiç haber yok ki senden

artık gel neredeysen
bu uğursuz yağmur dursun"

aylim aslım'ın ilk albümünü çok severim. şarkıların melodileri çok güzeldir, elektronik falan fıstık. ama bu sözlerin ilgimi çeken yanı artık bu şarkının sözlerinin anlamını yitirmesi. bir yere kadar en azından.

bu şarkı yazıldığında cep telefonları türkiye'de o kadar moda değildi hatırladığım kadarıyla. albüm 2001'de çıktı gerçi ama büyük ihtimalle 1999'da falan yazılmıştır ki o zaman hatırladığım kadarıyla cep telefonları yeni yeni kullanıma girmişti türkiye'de.

böyle "haber alınamama" durumu artık çok daha az gerçekleşiyor (ne yazık ki). eskiden ulaşılamamak çok daha kolaymış. artık annen açık bırakmanı istiyor telefonunu; bu sefer eğer erkek / kız arkadaşınla konuşmamak için kapatamıyorsun bile. tamam acil olaylar için iyi bir şey ama o zaman hepimiz ölelim acil durum kalmasın diye yani (tamam ekstrem bir örnek ama bir adım diğerini getirir bu tip durumlarda).

bu ulaşılabilirlik batmıyor insanlara ya ben ona şaşıyorum. eskiden ne kadar daha anlamlıymış görüşebilmek, buluşabilmek. artık değeri azaldı çünkü istediğin zaman telefonunu açıp isimlerden birilerini bulabiliyorsun nasıl olsa çağıracak oraya buraya. iyi yanları da var ama "buluşma" fiilinin hissini, anlamını, yaklaşımını çok değiştirdiğine inanıyorum bu cep telefonlarının.

olsun. insanoğlu değişiyor. normaldir. ama demeye çalıştığım, teknoloji büyük bir ivmeyle gelişiyor ve bu tip medyatik teknoloji (?) insanlık için yeni bir şey. insanları, terimleri gereğinden çabuk değiştiriyormuş gibi hissediyorum. gereğinden çok ne demek bu durumda? insanlara zarar verecek derecede. teknolojiye sarılmış durumda insanlar ve teknolojinin iyi ve kötü yanlarını ayırıp ona göre hareket etmek yerine teknolojiye tamamen sarılmış durumdayız. bu gidişle bütün bu pesimistik bilim kurgu romanları (neuromancer, mindplayers, the shockwave rider - ben de yeni okumaya başladım) gerçeklik kazanacak.

eğer meraklıysanız bu tip konulara internetten cyberpunk ile ilgili makaleler veya ahmet'in mehmet'in fikirlerini okuyabilirsiniz. her ne kadar bilim kurgu romanları hoşuma gitmese de bu tarz bir bakış açısı bambaşka bir boyut kazandırıyor kitaplara.

(408 saatlik şarkılar pat cadigan'ın mindplayers kitabından.)

evrim geçirmeli nutuklar bazen.

Ailem, hayatı ve çalışmayı çok ciddiye alıyormuş gibi gelirdi bana hep. Küçüklüğümde, hatırladığım kadarıyla, tek bahsedilen ne kadar çalışmam gerektiğiydi. Bütün ailem sürekli bir çalışma içerisindeydi. Herkes tepeme üşüşüp çalış çalış derdi; başka şey demezdi kimse. Ben neden çalışmam gerektiğini, nasıl çalışmam gerektiğini kendim öğrenmeliydim çünkü babama kalsa tek nedeni şu cümleyle özetleniyordu zaten: "İleride başını taşlara vurursun yavrum."

Şu üniversiteye gelip de tek başıma şu yurtta yaşayana kadar da çalışmadım doğrusu. Kimse başımda durup "oğlum yat artık" demedi, "oğlum dersine çalış hadi" demedi ama artık kendi inandığım bir nedenim vardı çalışmak için. Kendi hedeflerim vardı, kendi kafamda kurabildiğim baş ve taş ilişkileri.

Sonuç itibariyle bence eğer birine bir şeyi bin defa söylediğinizde hala anlayamıyorsa başka türlü anlatmaya çalışın. Eğer zamanınız varsa tabii.

Pazartesi, Mayıs 30, 2005

sen öyle sanal kimlik.

evdeyken (2 sene oldu ayrılalı okul için), odamda ofis koltuğum vardı bir tane. böyle bir velet HEKIR edasıyla otururdum ama hani öyle olsam yine iyi olurdu. onu bile olamadık. müzik dinledim, insanlarla konuştum. internet ilişemeyişkileri mi istersin arkadaşlara yüzyüze yapılamayacak sohbetler mi dersin sanal çevre yapmak mı dersin hepsinden kokladık. fazla koklamışız.

hala çok vakit geçiriyorum şu bilgisayarın başında. insana yeni bir dünya yaratıyor bu bilgisayar ve korkuyorum ben bundan. yeni bir kimlik, yeni hobiler, yeni arkadaşlar, yeni bir zaman dilimi, yeni bir ev. ve sen bunları bilgisayarın dışına çıkaramıyorsun. çıkarsan da bir anlamı olmuyor. korkulur bu durumdan.

belki de çıkıp gezmek lazım sokaklarda. sokaklarda gezmemiş insan da değilimdir aslında. hayatımın ders bölümünü üniversiteye kadar boş geçirdiğim için fazladan vaktim oluyordu...

ama durum ne olursa olsun ben her zaman kıl olmuşumdur hocaların veya arkadaşlarımın "can oğlum, bağımlılık yaratmış bu bilgisayar sende" gibi aptalca laflarına. ben bilgisayar başında otururken insanlar ne yapıyorlardı? dizi mi izliyorlardı? autoshow gibi dergiler mi okuyorlardı? resim mi çiziyorlardı? film mi çekiyorlardı? mastürbasyon mu yapıyorlardı? nedir yani benim kaçırdığım?

pek bir şey kaçırmamışım gibi geliyor. tek merak ettiğim benim hayatımda bilgisayar olmasaydı onun yerine ne olacaktı?

Perşembe, Mayıs 26, 2005

telefon görüşmeyişleri.



yeni bir binaya taşınmak zorunda kaldım yazın bir bölümünü okulda geçiriyorum diye. e tabii bu da yeni komşular, arkadaşlar demek. zaman geçirmesi pek zevkli ve aynı zamanda da epey "iyi" insanlar var etrafta. bana göre iyi insan sana göre de öyle midir bilemiyorum artık. kendim farklı olduğumdan değil de senin farklı olabileceğinden.

her neyse. bir çocuk var. puerto rico'lu hatırladığım kadarıyla. pek iyi bir insan. rahat, yardımsever, ve iki kız [olan] arkadaşım tarafından "tatlı" olarak adlandırıldı. bina içerisinde tişörtsüz gezmeyi her nedense çok seviyor. ama benim anlamakta zorluk çektiğim şey çıplak gezmesi değil de telefonda nasıl bu kadar çok konuşabildiği.

bir sınırı olmalı.

roberto'yu geçelim de pek çok insan var telefonu açtı mı hiç durmadan 23109682341098723 saat konuşabilen. ve ben kesinlikle konuşamıyorum. biriyle 2-3 saat telefon görüşmesi yaptığım olmuştur ama bu pek görüşmek olmamıştır da daha çok karşımdaki insanın konuşmasından ve benim uyumamaya çalışmamdan ibarettir. kısacası konuşmak için konuşmak diyelim biz. belirli bir süre sonra çok sıkılıyorum konuşmaktan. damla'yla bile.

yanlış anlaşılmasın; ben telefonda konuşmak zaman kaybı, gereksiz veya aptalca demiyorum. sanırım insanından insanına değişiyor ve ben bunu neyin değiştirdiğini merak ediyorum.

kendi açımdan bakınca olaya bencil olmamın (bencil terimi de beni çok zorluyor; tek başına pek yetersiz geliyor bir sıfat olarak) telefonda uzun süre konuşamamda büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. insanlar beni doğrudan veya dolaylı yoldan etkileyecek bir şey söylemiyorlarsa dikkatimi çekmiyor; üzerinde iki kere düşünmüyorum. dolayısıyla uzun süreli hafızama hiçbir zaman giremiyor bu sohbetler. ben bu kadar ilgisiz olunca bu durumlara, o kadar da ilgili cevaplar veremiyorum. veya o konuda daha detaylı şeyler öğrenmek için sorular sormuyorum. eğer karşımdaki benimle konuşurken film izliyorsa ve o filmin benimle bir ilgisi yoksa o filmle ilgili muhabbet bir kulağımdan girip diğerinden çıkar.

tabii herkes benim gibi ilgisiz değil başka insanların duygularına, hislerine. o yüzden sanırım telefonda çok konuşan insanlar, ya başkalarının dediklerinden kendilerine büyük paylar çıkarabiliyorlar ya da gerçekten kendilerine hiç bir çıkarı olmasa bile (çıkar kelimesini burada negatif bir şekilde düşünmemeye çalışmak lazım) başkalarının anlattığı her ne olursa olsun öğrenmek istiyorlar, bilmek istiyorlar. unutmamak istiyorlar. veya küçükken başka insanların dediklerine karşı duyarlı olmayı aileden veya başka çevrelerden öğrenmişler ve farkında olmadan unutmamak istiyorlar. unutmamak üzere dinliyorlar.

ama bence aileden veya çevreden öğrendikleri bir şey bile bir çıkardır. sonuçta o insanlar, farkında olmadan, unutmamanın onlar için daha iyi olduğunu düşünüyorlar. yine kendileri için daha iyi bir şeyden bahsediyoruz ve bu da bir çeşit çıkardır; o yüzden negatif bir şekilde düşünmemeye çalışıyorum çıkar kelimesini. (belki de çıkar yanlış kelimedir; affet.)

o zaman ben başkalarına karşı ilgili olmayı öğrenmediğimden (burada öğrenmekten kastım psikolojideki "conditioning") telefonda uzun süre konuşamıyorum.

peki o zaman birini, başkalarına karşı ilgisiz olmaktan, hep kendini düşünmekten dolayı suçlayabilir misiniz? "aa bu çocuk çok bencil" deyip bir kenara atabilir misiniz? atamamanız için bundan başka nedenler de vardır ama insanlar hakkında yorum yaparken, yaptıkları şeyler için yargılarken, onları kefelere koyarken biraz daha düşünmek lazım.

roberto kız arkadaşıyla koridorda gün boyunca yetmediği gibi geceleri de saatlerce telefonda konuşuyor. büyük ihtimalle birbirleriyle bedavaya konuşuyordur. cep telefonuyla konuştuğu için radyasyon geyikleri mevcut ama onun dışında tek kaybı olan zaman, gerçekten büyük bir kayıp mıdır, telefonda konuşarak geçirilmesi insana ne gibi yararlar ve ne gibi zararlar verir orasını bilemiyorum. düşünmek de istemiyorum şu anda (belki de o düşünmesi daha zevkli bir konudur).

biraz önce tuvalete girdim de roberto içeride yine kız arkadaşıyla konuşuyordu.

bir sınırı olmalı.

Salı, Mayıs 24, 2005

çocuk.


küçükken ben de böyle zıpırmışım. gerçi bu kadar uç noktalara varmıyordum herhalde. dizlerine bak. :) bu çocuk şimdi yaşlı sanırım. tam olarak ne zaman çekildiğini bilmiyorum fotoğrafın ama şimdi n'apıyordur merak ediyorum.

onu bırakalım da ben n'apıyorum şimdi; onu merak ediyorum ben asıl. ama onun hakkında da konuşmak istemiyorum. 2 senesi bitti üniversitenin ve bazen hala yerimde sayıyormuşum gibi geliyor. bir de sanki üniversite sonrasına bir şekilde hazırlanmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. zaman harcıyormuşum gibi geliyor. sanki boşa akıp gidiyor gibi.

mezun olduktan sonra ne yapacağımı çoğu insan gibi ben de hala bilmiyorum.

sanırım bu çocuğun ne yaptığını düşünmemin hiçbir anlamı yok.

fotoğraf diane arbus'un bu arada. fotoğraf kitaplarından hoşlanan varsa kesin alınmalı: tıklıyoruz.

Pazar, Mayıs 22, 2005

gecenin ne gece ne de gündüz olamayışı.

tamamen kaybettim uyku düzenimi. istediğim zaman yatıp istediğim zaman kalkmak düşündüğümden daha zormuş. bir halsizlik var sürekli üzerimde. ne gündüzleri ne de geceleri uyuyabiliyorum 5-6 saatten fazla. garip bir şey.

binadan çıkmıyorum pek. epey depresif gibi geliyor kulağa ama yapacak bir şeyim olmadığından böyle. belki de yürümeye, koşmaya falan çıkmalıyım. böyle nereye kadar gider bilemiyorum. ne ders var beni ayakta tutacak ne de başka bir şey. ama yakında yoğunlaşır işlerim.

türkiye'ye dönmeme az kaldı. o zamanı bekliyorum hep. buradaki zaman artık umurumda bile değil. şu "projemi" bitirip gideyim işte türkiye'ye. az kalıyor olsam bile. hiçbir şeyi yarım yamalak yapmak istemiyorum ama bazen doğamda varmış gibi hissediyorum. hayatımda ben hiçbir şeyi tam yapamadım ki.

Cuma, Mayıs 20, 2005

damla.


damla.

31.

biz, yeni nesil, internette aşağılanan - bu fotoğrafları çekilen kızlar aşağılanmayı seviyor veya sevmiyor olabilir orasına karışmıyorum - kızlara bakarken mastürbasyon yapmak nedense kız arkadaşları veya erkek arkadaşları rahatsız etmiyor.

bazı insanlar mastürbasyon yaparken eşlerini düşünememekten şikayetçi. bu yüzden internette fotoğraflar arıyorlar veya tuvaletin birinde felekten bir orgazm çalarken eşlerinden başka insanlar düşünüyorlar.

bir sorun var gibi orada. tabii ki bardan eve bir gecelik de olsa yeni bir eş götürmekle hiç dokun(a)madığın, konuş(a)madığın bir kıza bakıp mastürbasyon yapmak arasında epey fark var. ya da var mı?

bir bağ oluşuyor mu bir yeni bir insana dokunabilince, onunla konuşunca? herhalde insanından insanına değişiyordur.

insanlar kendilerini kandırıyormuş gibi geliyor bana. porno garip bir şey. senelerdir internette bakarım ve arada bir bunlar aklıma geliyor. böyle bir şey yaptığım için kendimi kötü hissetmiyorum. sadece insanların bu konudaki genel fikirleri beni rahatsız ediyor. eşler bu durumdan hoşnut olmamalı diyemem; ama bir düşünmeli gibi.

Cumartesi, Mayıs 14, 2005

bi' şey daha.

başka yerlerimden anlamış olabilirim ama herkese olur öyle. kızmaya, bozulmaya veya boşvermeye gerek yok.

yine de dinleyebilirsin.

Cuma, Mayıs 13, 2005

ya yahut yahu.

yahu.
benim hayatımda her şey yarım mı olmak zorunda?
yarım kalıyor. bitmiyor. tam olmuyor. biraz oluyor. devamı gelmiyor.
ben mi getiremiyorum kendisi mi gelmek istemiyor bilemiyorum.
ama olsun işte. deniyoruz bir şeyler.
boş şeylerle uğraşıyoruz. film izleyip ağlıyoruz.
sonra neye ağladığımızı düşündüğümüzde daha da bir ağlamak istiyoruz.
en azından bana öyle oluyor.
yetiştiriliş tarzı insanın kişiliğini pek etkiliyor gibime geliyor.

kurban'ın yeni albümünü yolladı narin; sağ olsun.
pek sevdim.

"eski günlerden çaldığın o anı düşlerken
solmuş resimlerde cansız yüzleri izlerken
yalan sevinçler yalnızlığı gizlerken

her gün kahrolup eriyip tükendiysen

ağla."

Pazartesi, Mayıs 09, 2005

hayatın bu akışı. ya da zamanın.

müziği müziği için dinleyelim bir süre.
sözlere sonra geçeriz.
bunalım şarkılara göbek atalım; sonra ağlarız.
düşünüyorum da kötü bir yanı yok bunun.
bildiğin sürece, zaman zaman dikkat ettiğin sürece kimin ne demeye çalıştığına.
belki de takmamak lazım kim ne demiş. neyi değiştiriyor ki?

arkadaşım 1000 dolar harcıyor 5 günlüğüne Romanya'ya dönmek için. Lütfen ya! söylediğinde ona diyor ki umurumda değil para. diyor ki para, harcamak içindir. bilgisayar mühendisliği okuyor ve pek zeki bir insan. ama böyle şey de olmaz ki. ben de belki bu kadar umursamaz olmalıyım. nasıl bir şeydir bu. biri anlatsın bana. neyi takmalı neyi takmamalı bu hayatta?

psikoloji profesörüm şansa inanmadığını söylüyor. şans dediğin pek çok şeyden oluşuyor diyor. şansmış. peeeh. diyor.

bilmiyorum ne diyeyim ben. kendimde değilim şimdi. ama o da ayrı bir şey. değil mi?

içtim ya? seviyorum her şeyi.

Perşembe, Mayıs 05, 2005

dar yataklar.

"en sevdiğin film hangisi?" diye sordu.
sen de üşendin cevaplamaya; öyle mi?

oluyor öyle bazen. sanırım insan bir süre sonra değişik şeyler bekliyor ıspanaklı böreklerden. mesela küçükken yeni bir şey almanın büyük bir heyecanı vardı ama artık araba alsam otoparkta duracak neredeyse. belki de genel olarak bakış açımız değişiyordur böreklere.

ama nedeni her neyse geçer diye düşünüyorum. şimdi sen biliyorsun gözleri sana bakan; bakmıyorsun. bir gün bakmadıklarından şüphelendiğinde geçer belki. o zaman.

tembel karınca mutlulukla kandırırmış ya kendini? sonra kış gelip elinde bir şey kalmadığında ortada kalmış hani; kimse yardım etmemiş. ben de öyle kalacağım ortada ama üzüntülerle kandırıyorum kendimi. aynı şeye geliyor.

Çarşamba, Mayıs 04, 2005

sevmeyişmek.

inatçı sevgilim.
ben de inatçıyım.

alakasız olacak ama kavga etmek için kavga ettiğimizi düşünebilirim ben zaman zaman. öyle olursa da kızma sen bana. kafama girmiş, sokulmuş, soktuğum bazen doğru bazen yanlış şeyleri senin söylediklerinle bağdaştırdığımdandır. ilişkilendirdiğimdendir. bağladığımdan, bağlantı kurduğumdandır. o zaman biz göbek atalım ay ışığı altında. mumları söndürüp sevişelim hava kararana kadar. kararınca biraz sıkılır biraz da üfleriz. çıkar gezeriz üşenmezsek. yeriz bir şeyler.

ama mutlu oluruz yine de. sen merak etme.