<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/platform.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar/12274800?origin\x3dhttp://yogurtcuparki.blogspot.com', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Cuma, Haziran 24, 2005

illet - işim.

Ağabeyim sağ olsun şu köprüyü yolladı:
http://news.yahoo.com/s/latimests/20050623/ts_latimes/247teensgetthemessage


Yazı Amerikalı gençlerin iletişim teknolojilerini (cep telefonu, msn, icq, aim,
vb…) ne kadar sık kullandıklarından, hangi amaçlar için kullandıklarından, bu
aşırı kullanımın, genç beyinleri nasıl da yeni bir şekilde çalışmaya ittiğinden
bahsediyor.

Şu yazdığım şeye yeni bir yorum getirdi. İnsanların cep telefonunu ICQ veya MSN
olarak görebilecekleri aklımın ucundan geçmemişti çünkü Türkiye’de telefonda
konuşmak çok paraya mal olan bir zevkti. Amerika’da artık hemen hemen bütün
telefon üyelik planları ya akşam belirli bir saatten sonra ya da hep sınırsız
konuşma içeriyor. E öyle olunca olayın ICQ’dan bir farkı kalmıyor.


Ben aldım bu telefonlardan Amerika’da ama hiçbir zaman konuşamadım o kadar
çünkü Türkiye’den kalma bir “telefonda az konuşulur” ve ailemden kalma bir
“telefonda konuşmaktan korkulur” etkisi kalmış üzerimde.


İki hafta önce MSN ve ICQ türü programları da kullanmamaya karar verdim. Hem
zaman harcatıyordu hem de Damla’yla olan konuşmalarımızı çok garip bir boyuta
geçiriyordu.

Nedir bu garip boyut? Yukarıdaki yazıda da anlatıldığı üzere bu tip programlar
insanın aynı anda birden çok iş yapabilmesine yarıyor. Ve haberin iddia ettiğine
göre beynin çalışma şekli de bu yönde değişebiliyor. Şimdi beyinin değişimini
boşver ama alışkanlık olarak bakmak bile bence korkutucu.


Yani ben eğer kız arkadaşımla konuşacaksam tüm dikkatini isterim. Eğer
aramızda bir okyanus varsa o okyanusu yok sayarmışçasına, istediğim an zaten
konuşabilirim diye düşünerek konuşmak istemem. Ne değeri kalıyor ki
konuşmaların? Yan komşumla muhabbet ettiğim gibi nasıl muhabbet edebilirim
okyanusun öteki yanındaki sevgilimle?


Hadi mektubu çoktan geçtik de e-posta yaz. Bilmem ki. Uzaksa eğer uzak olsun.

Uzakların da değeri var. Bence yok etmeye değmez.


Ama düşününce bütün bu çabalar boşa. İnsanlar çok meraklı artık her an her
şekilde ulaşılabilmeye / ulaşabilmeye. Yazının dediği üzere artık iletişim apayrı
bir boyut kazanıyor. Dünya çok hızlı değişiyor artık ve ben sadece e-posta
yazarak geride kalıyorum belki de. Bilemiyorum.


Belki de arada kaldım ben. Ne şimdiki gençlik kadar iletişim meraklısıyım ne de
ağabeyimin nesli kadar hiçbir zaman ICQ gibi programlara önem vermemiş
insanlardanım. Ben de zamanında bilgisayar başında saatlerce oturup
insanlarla konuştum. Aynı anda gitar çaldım, müzik dinledim, otuz kişiyle
konuştum, site tasarladım, vb…


O zamanları boş zaman olarak görmüyorum. Sadece bütün yaptıklarımı ne kadar
yarım yaptığım aklıma geliyor. İnsanlar birden fazla işi aynı anda yapıyorlar
ama bence aynı kalitede yapamıyorlar. Sorun da o zaten.


Bir ilgi kaybı oluyor. Televizyonlar da, bütün bu araç gereçler de her şeyi
hızlandırıyor. Her şey çok hızlı olunca insanlar “Uzak” gibi filmlerden
sıkılıyorlar çünkü adamı bankta otururken 5 dakika boyunca izliyoruz. Halbuki
biz beş dakikada yüz tane mesaj atar, üç şarkı dinleriz bir de üstüne
yarim litrelik "aysttiiiy"imizi içeriz, değil mi?

Çarşamba, Haziran 22, 2005

yavuz çetin.

yavuz çetin'in adını neden ve nasıl kendini öldürmeden önce duymadım bilemiyorum. yani tamam müziği derinlemesine takip eden bir insan değilim. türkiye'de olan, rock müzik yapan, tanımadığım pek çok grup olabilir.

ama bu adam kadar gitarını güzel çalan bir insanın ismi nasıl duyulmaz? güzel sesli, güzel besteler yapan bir insan. konser vermiyordu anladığım kadarıyla ya da konser verdirtmiyorlardı. bar ortamlarına hiç takılmadığım için bilemiyorum çıktı mı öyle istiklal'de falan.

yani gayet de pop müzik severlerin beğenebilecekleri şarkılar var her iki albümünde de. yani mor ve ötesi de zamanında ünlü değildi ama duyduk onları bir şekilde ünlü olmadan da önce.

sonra bu adam ölünce bütün bu kurban.com'du, birkaç değişik rock grubu sitesiydi hepsi andılar falan bu adamı. ben de kim ki bu dedim kendime. böyle öldü de duyduk falan.

sonra bütün rock müzik dinleyen insanlar bu adamın adını sayıklamaya başladı ve şu ünlü "cherokee" şarkısını söylemeye başladılar. hoş bir şarkı tabii ama yani o albümde çok daha güzelleri var.

ben de ölümüyle tanıştım yavuz çetin'le. keşke daha önce duymuş olsaydım. belki görmüşümdür bir yerde bir konser afişini de bilememişimdir kim olduğunu.

ama söylemeye çalıştığım, insanlar bu adamı (ikinci albümü çıkmadan) neden konuşmadılar? nasıl konuşmadılar? nasıl gelmedi kulağıma? anlayamıyorum ben. insanlar kendilerine mi sakladılar daha sonra "aaa ilk ben keşfettim" geyiklerine girebilmek için? yoksa o lisede mi oluyor sadece? uzak kaldım; affedin. yani tamam pek çok şair, yazar var öldükten sonra ünlenen ama yani türkiye'de rock müzik yapıp albüm çıkaran kaç insan vardı yavuz çetin öldüğünde?

neyse. sesine bayılıyorum. çok güven verici, yakın. aynı zamanda karizmatik bir ses. karakterli efendim; ne demekse artık tam olarak. öyle sesine sıfatlar vermeye çalışıyorum ama pek olmuyor. sesinde ve şarkı sözlerinde büyük bir istek, arzu hissediyorum. uyuyorlar o yüzden.

öldürmeseymiş kendini keşke. elbet bir gün duyardık yani ismini. sonra konserine giderdik. hep beraber şarkılar söylerdik. hep beraber bağırırdık, hep beraber ağlardık.

ama yok. canı sağ olsun.

anıyoruz:

" yaşadığım her şey
benim için bile bir sır; kimse bilemez
kimi gerçek kimi hayal
kim oyun oynuyor; kimse bilemez "

olmaya da bilir.

öyle bir insan olur ki
o kadar güzel olur ki
öyle canlar yakar ki
bütün dünya eğilir

öyle bir insan olur ki
o kadar çirkin olur ki
öyle canı yanar ki
bütün dünya eğilir

öyle bir tanrı olur ki
o kadar uzak olur ki
öyle inanırlar ki
bütün dünya eğilir

Cuma, Haziran 10, 2005

mutlu aküleri.

ben yine benim çok hoşuma giden şarkılar dinledim. yine kaptırdım kendimi. yine söyledim şarkılar, yine olmayan davullara vurdum ben. yine coştum ben.

yine içimi bir umut doldurdu. yine yapabilirim dedim. yine güç aldım ben. dedim istesem ben de yaparım. biraz çaba harcasam olur dedim yine ben.

ama bu sefer bozmayacağım. 20 yaşındayım ben. 15 yaşında bunu yapmadım ama şimdi yapacağım. kandıracağım kendimi. gerçekleri göstermeyeceğim kendime; kendileri bana gösterene kadar kendilerini. yarın öbür gün uğrarlar. kapıyı çalarlar da öyle davetsiz misafirler gibi o olumsuzluklarıyla, umutsuzluklarıyla birlikte otururlar tam salonun ortasına. salon. ben yani; kalbim.

ama dedim ya. bu sefer denemeyeceğim bir şey yapmayı. ne elime bir fotoğraf makinesi alacağım, ne de gitar. hiçbir şey yapmaya, ortaya hiçbir şey çıkarmaya çalışmayacağım. kendimi kandırmak bu kadar kolay işte. inanıyorken yapabileceğime, istemeden de olsa aksini inandırmaya çalışmayacağım.

kendimi yükseklerde göreceğim. bir tür uyuşturucu niyetine kullanacağım o masumca yazılan şarkıları. en hüzünlü şarkılardan bile yararlanacağım. onları harcayacağım. hem müziği kullanıp hem de derin anlamlar yükleyeceğim.

böyle yazıyorum. ama kafam karışmıyor hiç. mutluyum ben bu gece. içmedim de hiç.

her neden böyle bir şey olduysa bu gece bana, her ne gazı olduğunu düşünüyorsa o, bu veya şu. umrumda değil.

en azından bu gece güzel olacak dünya.

öyle günün olaylarına kendini kaptırıp da güzel olması değil. zamanın güzel ve çaktırmadan akması değil bu. bu gerçek mutluluk. ve bu sadece beynimdeki nöronlarla, elektrik akımlarıyla ilgili. ama umrumda değil bunlar bu gece.

eğer bir uç noktaysa bu yaşadığım; zevkini çıkarıyorum bunları yazarak.

öpüyorum yanağından.

Perşembe, Haziran 02, 2005

lavabo etkisi.

Bazıları tuvalete lavabo derler. Daha kibar geliyor sanırım kulağa.

Bugün tuvalette çişimi yaparken (küçüğüm oluyor o) evimi düşündüm. İstanbul'daki evi. Bir düşünceden diğerine atladım.

Yeni taşındığım yerdeki tuvaletler çok pis. Haftaiçi her gün sabahları temizlenmesine rağmen akşama kadar iğrenç kokuyor. Yerleri hep ıslak oluyor ve klozetler çiş lekeleriyle değişik desenlere bürünmüş oluyorlar. Şimdi ben beş bin kelimelik bir kompozisyon yazabilirim bu insanların ayılığı hakkında ama zamanıma yazık.

Oradan aklıma rahat rahat ihtiyaçlarımı giderebileceğim tuvaletler düşünmeye başladım. Aklıma kısa bir sürede evimdeki tuvalet geldi. O temiz, yumuşak, pofuduk oturma yeri geldi aklıma. Oraya oturmak ve rahat etmek.

Ondan da evde oluşum aklıma geldi. Duvarların, kapıların, kapı kollarının o apayrı hissi aklıma geldi. Hatta o metal ama üstü beyaz boyalı kapı çerçevelerine yaslanmam geldi aklıma. İçimi bir huzur doldurdu. Ya tamam özledik ettik ama bu sadece özlemekle alakalı değil. Her şey o kadar farklı ki...

Her şey o kadar farklı ki buranın zamanıyla oranın zamanı bir değil. Ben dönünce İstanbul'a sanki hiç ayrılmamışım gibi hissediyorum. Buraya gelince ayrı bir hayat. Ayrı bir dil, ayrı amaçlar, ayrı insanlar, ayrı hayaller, ayrı evler, ayrı odalar, ayrı kapı çerçeveleri, ayrı tuvaletler. O kadar ayrılar ki bir araya gelmeleri imkansız. Zamanı insan nasıl hisseder onu bile bilmiyorum ama bu iki yerde zaman çok değişik bir şekilde ilerliyor. Yer ve zaman ilişkisi mi denir ne denir bilemiyorum. Anlatamıyorum kendimi. Ama İstanbul'u özlemekle bir alakası yok bunun.

Burada olmak rahatsız etmiyor beni ama beynimin burayla ilişkilendirdiği şeyler, İstanbul'la ilişkilendirdiği şeylerden çok daha bunaltıcı şeyler. O yüzden ben İstanbul'u düşününce geri dönmek istiyorum. Ama mesela Damla burada olsa hiç takmazmışım gibi geliyor nerede olduğumu. O güzel kılar buralardaki tuvaletleri. Anlatabiliyor muyum?

Yine de büyüdüğüm yerde yaşamak istiyorum. Son olarak Death Cab For Cutie'nin The New Year şarkısının bir bölümünü evinden uzak olan ama aslında uzak olmak istemeyen insanlara yazıyorum:

"i wish the world was flat like the old days
i could travel by just folding a map
no more airplanes speedtrains or freeways
there'd be no distance that could hold us back."