<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/platform.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar/12274800?origin\x3dhttp://yogurtcuparki.blogspot.com', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Çarşamba, Nisan 27, 2005

osurmak.

ya film diyorum. film.
filmin senaryosunu yazmayı düşün, çekimini düşün.

belki yanlış şeyi okuyorum. belki de yanlış yerde okuyorum. belki de nerede ne okuduğum hiçbir şeyi değiştirmiyor.

önemli de değil o kadar. iyi senaryo yazan insanlara kucak dolusu sevgiler yolluyorum. nasıl yapıyorlar bilmiyorum, kafaları nasıl çalışıyor bilmiyorum ama onları öpüyorum.

boş konuşuyorum.
boş konuşuyorum.

belki osurmam laaaaaazım.
yalnızlığa.

dım dım dıdı dım dıdıdı dım.

damla.
osurdum; kusuruma bakma.

tövbe. bir de kafiyeli oldu.

Cumartesi, Nisan 23, 2005

az kalorili hayatlar.

Reflex - Saydam Güvercin

"daha çok küçük bir çocukken
kırarlar kanadını kolunu
sorsana sorsana bana
kim daha yakın bu dünyaya?
nerede o gençliğim, geleceğim?

aslında biz hiç çocuk olmadık
ne aşkı ne sevgiyi yaşamadık
yaşamalı özgürce, yaşatmalı ölesiye

daha vakit çok geç olmadan
aç gözünü yen karanlığı
sorsana sorsana bana
kim daha yakın bu dünyaya?
nerede o gençliğim, geleceğim?

aslında biz hiç çocuk olmadık
ne aşkı ne sevgiyi yaşamadık
yaşamalı özgürce, yaşatmalı ölesiye"

bu şarkı pek hoşuma gidiyor ve pek dinler oldum son zamanlarda. beni sinir eden tek yanı çok güzel bir konuya değinip ondan sonra sadece "daha vakit geç olmadan aç gözünü yen karanlığı" demesi. ne demek ki şimdi bu? bir şey yapmamı tavsiye edeceksen doğru düzgün edeceksin. "göz açmak" hiçbir şey ifade etmiyor tek başına ve bu bahsettiği "karanlığı" yenmebilmemiz için bize hiç yardımcı olmuyor.

bana yarım kalmış gibi geliyor o yüzden bu sözler. ama yine de bu konuyu düşünmemi sağlaması güzel bir şey. gerçekten artık çocuklar, sanırım bütün dünyada, çok küçük yaştan itibaren büyük sorumluluklara ve strese sokuluyor. sistem değişti galiba ama benim zamanımda insanlar beşinci sınıftayken, daha ne olduklarını anlamadan kendilerini abuk subuk bir teste hazırlanırken buluyorlardı. anneler babalar hep baskıcı. belki çocuğun "tek yapması gereken şey" ders ama o yaştaki bir çocuğa o da büyük bir yük olabiliyor. dışarıda oynamamız daha ilkokul 3te kısıtlanıyordu (benim kısıtlanmadı ama o şımarık olduğum içindi ve sonunda ona göre hakettiğimi de aldım). liseden, össden bahsetmeme bile gerek yok. üniversite bitirenler bu sefer iş bulamıyor. bir stresten diğerine.

ama sanırım insanın gelişimi boyunca hep bir stres vardı. belki öss değildi, belki ders değildi ama bu sefer yemek bulma gibi şeylerdi. ama yeteri kadar şey bilemiyorum o zamanlar hakkında. ama yine de bence o zaman çocukların yapmaları gereken şeyler daha doğal ve daha mantıklı geliyor bana. artık kendimizi beslemek için hayvan peşinde mızrakla koşmuyoruz belki ama götümüzün üstünde oturup kalemle test peşinden koşuyoruz. zaman geçtikçe "çocuk" diye bir şey kalmadığını hissediyorum. sanki çocuklardan hep daha çok şey bekleniyor. sanki hep daha az aşk, sevgi gibi doğal duygulara yer veriliyor.

ama yaşamak zor işte. bazılarımız için daha zor. bilmiyorum bu şarkıyı yazarken bunlar mı düşünüldü ama bana bunları hatırlatıyor bu sözler.

şurası vergi dairesi mi? (meriç'e ithafen)

geç oldu burada tabii ama bıyıklı mahmutlar (ismi mahmut olanlar alınmasın öyle bir geyik vardır) yeni uyanıyor istanbul'da. onlar gözlerini açtıklarında başka şeyler görüyorlar benden. ekmek ister onlar sabahları. buradaysa siriYIL var bizlere. mısır gevreği. bak sor mahmut'a yer miymiş mısır gevreği. bıyıklarına bulaşır onun böyle damlar süt damla damla.

damla.

arıyorum damla'yı da konuşamıyorum. ya o duymuyor ya ben. eğer yapacaksan telefon bağlantısı, doğru düzgün yapacaksın. hem ucuza yapıp da ondan sonra bu kadar da dandik yapınca insanda hal kalmıyor. stres geliyor sesimi duyuracağım diye. korkuyorum söylediği bir şeyi duymayacağım diye.

böyle olunca türkiye'ye döndüğümde o kadar garip geliyor ki arkadaşlarımı aramak. böyle cillop gibi geliyor ses. sanki yanımda. bir çeşit zevk ortamı oluşuyor. konuştukça insan onu da görmezlikten geliyor. şımarıyor. çok kolay yavşıyor bu insanoğlu. ben de öyleyimdir yani.

iyi geceler.

Salı, Nisan 19, 2005

boş marka fotoğraf makinesi.

postmodern'den sonra ne çıkacak bakalım. pentium 5 beklemek gibi bir şey oldu. zaten şarkılardan sonra fotoğraflar da tüketiliyor artık. fotoğraflar eskilerden beri satılırdı zaten ama apayrı bir boyut kazandı artık. normaldir.

herkesin elinde bir fotoğraf makinesi olması veya olabilmesi bazen rahatsız etse de beni herhalde güzel bir şey. artık "snapshot" diye adlandırılan fotoğrafçılık çok büyüdü ve nereye kadar büyür artık bilmiyorum. fotoğraf sanatçısı görülen insanlar artık ben klişenin üstüne gidip nasıl orjinal bir şey yaratabilirim diye düşünüyorlar. güzel şeyler tabii bunlar.

fikirler uçuşuyor. ama her zaman belirli sayıda insan başarılı olabiliyor. onları ayrı kılan beyinlerindeki bir değişiklik midir nedir bilmiyorum ama onları buradan kutlamak istiyorum. bazı insanlar mükemmel fikirler ortaya koyup onu elde etmek için uğraşıyorlar. onlara da saygım sonsuz.

ben sadece kendimi nereye koymalıyım veya hiç koymalı mıyım onu bilmiyorum. hepimiz seviyoruz fotoğraf çekmeyi. sen bırakmalısın, o devam etmeli diye bir şey de diyemezsin. saçma. ama birilerinin demesi gerekiyor ki insan bir karar versin. belirsizlik insanı en çok rahatsız eden şeylerden biridir.

kendi kendime tekrarlamam gerekiyor şunu:

fotoğrafı bir hobi olarak görüyorum.
fotoğrafı bir hobi olarak görüyorum.
fotoğrafı bir hobi olarak görüyorum.

biraz geç kaldınız beyefendi.

ben hiç gitmedim kadıköy'deki yoğurtçu parkına. hep gideceğim dedim; bir kişiye söz verdim. hiç gitmedim. öyle geyiği var, anısı var ve dolmuşla yanından geçişim var. ağabeyimi, birkaç arkadaşımı, birkaç anımı ve en son da taksim'deki yoğurtçu iş hanını ve yoğurt teknolojileri şirketini hatırlatır. bir de amerika'da satılan yoğurtlar öyle tuzsuz öyle yağsız ki yoğurt demeye bin şahit lazım.

bilmiyorum paylaşacak mıyım ya da okuyanla mı kendimle mi paylaşacağım veya kendime mi başkalarına mı yazıyorum. ama önemli de değil. hem araştırmalara göre günlük veya benzeri bir şey yazmak bir çeşit sosyal çevre desteği olarak görülebilirmiş. bu da tabii depresyonla beraber stresi azaltıyormuş. tabii direkt bir bağlantı yok ama bir düz orantı söz konusu ikisi arasında.

bir de son olarak ilkan'dan özür diliyorum böyle hazır "blog"lardan kullandığım için ve kendi tasarımımı yapıp kendi sitemi açmadığım için. ilk beraber yapmıştık böyle bir şeyi. ne kadar sürer demiştik. ben kestim ama o devam ediyor. ben yeniden başlıyorum ve böyle bir sitede başlamamın tek nedeni üşengeç oluşum ve bu sitenin tasarımı kadar kullanışlı bir site tasarlayamayacağım için.

ilkan'ın sitesi / yazıları / yorumları / günlüğü / vb. için tıklıyoruz.