<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/platform.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar/12274800?origin\x3dhttp://yogurtcuparki.blogspot.com', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Pazartesi, Mart 27, 2006

ilahi isa; sen de olmasan...


dersin biri için isa'nın hayatını pek çok kere incil'den okuyup değişik filmlerde izlemek zorundayım şu aralar. hayatının önemli görülen kısmında olan olayların birinden bahsedeyim.

isa evinden uzaklarda gezip tozduktan ve arkasına birkaç kendine inanan insan taktıktan sonra onu takip edenlerle birlikte kendi köyüne geri dönmüş. köylülere mesajını vermeye çalışınca, onlara gerçek tanrı ve komşu sevgisini öğretmeye çalışınca çok sert bir tepkiyle karşılaşmış. kimse ona inanmamış; "bu çocuk marangoz'un oğlu değil mi? ne hakla böyle ben tanrının oğluyum diye konuşuyor? taşlayın şu herifi atın buradan!" diye tepki vermiş köydeki ahali.

isa'nın annesi ve ona inananlar şaşırmışlar. köylüleri ikna etmeye çalışmışlar ama nafile. isa'ya dönmüşler, isa da onlara demiş ki "merak etmeyin, normaldir... peygamberler asla kendi büyüdükleri yerde kabul edilmezler."


ön yargılı olmak, genellemek, arkadaşların hakkında her şeyi bildiğini zannetmek, inanmak istememek bunlar hep garipsemeleri ve kabullenememeleri beraberinde getiriyor.

(dine, tanrıya pek inanmam ama ilgimi çekti. bazı hikayeler, isa'nın zamanındaki yahudi otoritelerin iki yüzlü olmalarına ve allahın 10 emrini değişik durumları göz önünde bulundurmadan yerine getirdiklerine, "iyiliği" ve "sevgiyi" bu emirlerden önemsiz görmelerine kızması falan çok ilginç - günümüzün hukuk sistemini düşündürüyor mesela insana. tabii gidip de kadınları örtelim, mastürbasyon yapan kolu keselim gibi çıkarımlar da yapılabiliyor bazı insanlar tarafından... o ayrı. bir de pier paolo pasolini var; isa'nın hayatına marxist bir anlam vermiş. isa'nın hikayesini filme çekerek bir politik iddiada bulunmuş: "kimse marxism'in değerini bilmiyor." ne kadar haklıdır tartışılır.)

("aaa isa uzun saçlı değil miydi?" diyenlere: isa'nın neye benzediğini kimse bilmiyor, bilemez. uzun saçlı olarak bilinmesinin tarihi, sosyolojik ve sanatsal nedenleri var. "ona bakarsan adamın zenci olduğuna da inananlar var." neeeeyse.)

Cuma, Mart 24, 2006

"ben hip-hop müziği sevmiyorum."


zevkler ve renkler "hangisi" diye değil de "niye" diye tartışılır. hatta tartışılmalıdır. aydınlatıcıdır. zaman zaman.

doyumsuzluk ve mastürbasyon üzerine.


("girdinin" ilk kısmı saf ve insanlığın hazin doyumsuzluğuna çözüm getirecek bir yazı imiş gibi görünse de ilerledikçe rahatsız edebilecek kelimeler, cümleler olabilir. O yüzden devam edersek, monitörlerimize "uyarılmadık," "a aaaaaaa ne dediiiiiii" cümlelerini yansıtan bakışlar atmayalım.)

biliyoruz ki insanlar hep daha fazlasını ister. on da yetmez yüz tane gerekir. artık bunu eleştirmiyorum; hepimiz arada sırada şükrediyoruz halimize.

ama bu gerçeği değiştirmiyor. sen desen de "aman efendim yemeğimiz önümüzde şükredelim" diye - bunu yapmak gereksiz ya da mantıksız demiyorum - gerçekten şükredemezsin. yani olamaz. yani şükretmek garip bir şey. ancak çok çok açken birden karşına yemek çıkınca 100% şükredebilirsin (evet absürd oldu söylediğim ama devam edelim biz). yıllarca fakir fukara yaşamışsan ve birden birileri "artık para derdiniz kalmayacak" dese (ne yazık ki olmuyor böyle şeyler pek sık) o zaman gerçekten değerini bilebilirsin.

ya çok açken az yemek verirlerse?

ilk başta o bile bize yetiyor ve yine bir şeylere şükrediyoruz. "allah yemek verdi" veya "oley yemek buldum" (inanç tarzına göre değişiyor tabii cevap :p). ama bir süre sonra yetmiyor tabii. daha çok istiyoruz. yemeği geçiyoruz iVagina (geleceğin apple tarafından erkekler için tasarlanan mastürbasyon aleti [apple'ın cep telefonu piyasasına girme dedikoduları üzerine]) istiyoruz. sonu yok. tamam anladık. sonu yok.

işte burada konu mastürbasyona geliyor. daha doğrusu mastürbasyon malzemelerine.

eğer yalnızsanız, yalnız değil de "henüz evlenmemiş ve saf bir aşk" yaşıyorsanız, veya eşinizden uzaklarda yaşıyorsanız ne yazık ki mastürbasyon hayatınızın küçük de olsa bir parçası. (kuşun öttüğünü ve kişisel inançlarınızın bunu kabul ettiğini varsayıyorum - bir başka varsayım da erkek olduğunuz; tabii ki kızlar da mastürbasyon yapar ama onu hatun bloggerlardan öğrenceksiniz artık... anlatmak isterlerse o da. daha iyisi eşinize sorun. varsa o da. uzattım.)

mastürbasyon malzemeleri bir ilginçtir. beyin ana malzemedir. zaten gördüklerin de beyinden geçip sana ulaşır, di' mi? evet. ama beyin gözlerimiz kapalıyken bile bize malzeme sunabilir. hafıza ve hayalgücü karışımı... bu en temeldir.

bir de fotoğraflara, videolara bakarak mastürbasyon yapmak vardır. geçen gün farkettiğim şey de bununla ilgili. sık sık mastürbasyon yaptığınızı düşünelim. açıyorsunuz porno siteleri başlıyorsunuz "iş"e. güzel fotoğraf arıyorsunuz. niye güzel fotoğraf aradığınızı merak ettiniz mi? güzel porno nedir? hatun mu güzel olmalı? yer mi değişik olmalı? yapılan şey mi önemli? herkes için değişiktir bu. zevk meselesi. ama bir süre sonra her şey bayağılaşır. siz farketmezsiniz ama öyledir. bazen çok azınca da değişik bir şeyler bulmak istersiniz. artık bu sizi nerelere sürükler bilemem!

asıl ilginç olan bu apaçık utanmadan kameralar önünde az biraz değil de "hardcore" diye tabir edilen şekilde sevişen insanları uzun süre "tükettikten" sonra artık sizi daha basit şeylerin artık heyecanlandıramamasıdır (tamam belki herkeste öyle değildir. ama yine bir devam edelim...)

o yüzden şu olaya her mastürbasyon yapan arkadaşın katılımını bekliyorum:

1) google images'da "skirt" diye bir arama yapın.

2) sitelere, fotoğraflara, videolara bakmayın uzun süre. mesela 1 ay (yeteri kadar uzun). ama mastürbasyon yapmaya tam hız devam edin. artık sadece hafızanızı ve hayal gücünüzü kullanabilirsiniz.

3) 1 ay sonra odanıza kapanın ve kimsenin gelmeyeceğinden emin olduğunuz bir zamanda tekrar google images'da "skirt" diye arattırın.

bakalım ne oluyor...

Salı, Mart 21, 2006

ayrı gayrı.

ayrılık iyisiyle kötüsüyle yaşanmalı arada sırada. bir insanın değerini anlamak, onun yanınızda olduğunda ne kadar değişik hissettiğinizi farketmeniz için. lay lay lom tabii. hep beraber olunca kafalar bozulur, kavgalar edilir, gerekirse bağrılır çağrılır. günün sonunda da sıkılır ederiz bazen. ama bizi mutlu edecek, en zor anımızda yanımızda olacak insan yine odur. o, önemlidir. zorlukları atlatabilmemiz için, belki ondan da önemli, işte veya okulda içimizi kıpır kıpır ettiren ama bizden başka kimsenin ilgisini çekmeyecek şeyleri birine anlatabilmemiz için lazım bize o. ama unuturuz hemen de değerini. ufak bir ayrılık hatırlatır bize her şeyi. gösterir neyin ne olduğunu.

bir de bu uzun ayrılıklar var. apayrı şeyler düşündürüyor insana. onlar da lazım belki ama bitsin artık. bu çile.

Çarşamba, Mart 08, 2006

ne? ne varmış halimde?!?

"Yüreğim sokaklarda eskiyen taşlar gibi
Duruyorum duruyorum
İniyor perde perde gecenin koyu rengi
Korkuyorum korkuyorum"

yok amacım google'dan ziyaretçi toplamak değil ama sezen aksu'nun sözlerini yazdığı, onno tunç'un bestelediği ve levent yüksel'in seslendirdigi bu şarkı artık benim için yeni bir boyuta ulaştı. her şarkı öyledir. bir gün bir şey olur size, siz farkında olmazsınız, sonra bir dizeyi tam 34532. kere duyduğunuzda dank eder neyden bahsettiği veya ne hissederek yazdığı. başınıza o olayın gelmesi gerekir anlamanız için.

her kelimenin insanda uyandırdığı duyguların / aklına getirdiği şeylerin farklı olduğu besbelli. ama "korkuyorum" gibi bir kelimenin bile insanın aklına değişik şeyler getirebileceği veya bambaşka bir duyguyu uyandıracağı hiç aklıma gelmezdi. anlatayım...

sezen aksu bunu yazarken ne düşünüyordu bilemem ben. ama levent yüksel üsteleye üsteleye "korkuyoruuum" dediğinde içim bir garip oluyor. çok farklı "korkma"lar var bu dünyada. stresli olduğumuzdaki korkmak (bknz: ödev, iş yetişirememekten korkmak), uçağımız türbülansa girince altımıza sıçtığımız o andaki gibi korkmak, bir de en korkunçlarından biri olur olmaz şeylerden korkmak. Allah bu sonuncusunu kimseye göstermesin.

aksu'nun sözlerinde geçtiği gibi gecenin koyu renginin inmesinden korkmak belki olur olmaz şeylerden korkmak kategorisine girebilir. niye? çünkü yalnız kalmaktan, yanında duracak o güzel insan olmadan depresif bir gece geçirmekten bahsediyor (benim tahminimce). İnsan böyle gecelerde ne yapar? Valla insandan insana değişir ama sen eğer böyle bir şarkı yazıyorsan büyük ihtimalle ya artistik sözler yazmaya çalışıyorsun veya gerçekten çok "kötü" bir gece geçirmişsin geçmişte ve öyle olmasından korkuyorsun.

burada belirtmeliyim ki bu tip gecelerden korkmak saçmadır. eğer işi gücü olan bir insansanız zaten işiniz vardır uğraşmanız gereken ya da uzun zamandır izlemek istediğiniz bir film, uzun zamandır okumak istediğiniz ama "bir türlü okumaya vakit bulamadığınız" bir kitabınız vardır. ama siz ne yapıyorsunuz? oturmuş o niye yanımda değil, yanımda olsa ne mutlu olurdum, üf püf hallerine giriyorsunuz; olur olmaz şeyleri düşünüyorsunuz. ve onlardan korkuyorsunuz.

ama bu yeterli değil olur olmaz şeylerden korkmak kategorisini anlamak için. bu sadece bir çeşididir bu korkunun. bir de paranoya diye bir şey vardır. işte o zaman gerçekten gereksiz nedenlerden dolayı korkuyorsunuzdur. kendinizi korkutuyor ve kalbinizin daha hızlı atmasına sadece düşünerek neden oluyorsunuzdur. insanlar "sorunun ne?" diye sordugunda "allah allah ne sorunu? benim sorunum mu var? niye herkes böyle düşünüyor? aa o insan niye bana öyle baktı? allah allah garip mi görünüyorum acaba şu anda?" gibi sorular aklınıza geliyorsa ne yapmak gerekiyor tam olarak bilmiyorum. yüzünüzü yıkayın, derin nefes alın ve kendinize her şeyin normal ve iyi olduğunu tekrar tekrar söyleyin. çünkü gerçekten her şey normaldir aslında.

bilmiyorum Aksu hanım ne tip bir korkuyla boğuştu o gece. umarım duygusal şarkı sözleri yazmaya çalışıp "korkuyorum" kelimesini yüzeysel bir şekilde kullanmıştır. allah göstermesin. belki de yalnız kalıp kendi kendini korkutmaktan, bunun üzerine bir de sevdiği ve güvendiği tek insanla konuşamamaktan korkuyordur. allah göstermesin.

Salı, Mart 07, 2006

ucundan tutmak.

dikkat ettim de hiçbir konuya yoğunlaşmıyorum ben. ama günlük de yazmıyorum. belirli bir kesimin ilgisini çekecek şeyler de yazmıyorum. arkadaşlarımın bile ilgisini çekeceğini sanmıyorum. niye yazdığımı sordum ama öyle "kimse okumuyor ki" triplerine girmiyorum. niye yazdığımı biliyorum.

bu blog'u okuyanlar kimlerse onları tebrik etmek istiyorum. ya çok sıkılmışsınız ya da arada bir alakasız konular hakkında alakasız bir insandan fikir edinmek hoşunuza gidiyor. sayfamı ziyaret eden beş yüz bin insan yok ama birileri okuyormuş sayacıma bakılırsa.

teşekkür ediyorum okuyanlara. arada bir ses çıkarın ki iki-üç taraflı iletişime geçelim. e-posta falan atın. ne bileyim. amerikanın ortasında yalnız kalmış kendi kendine konuşan bir deli olarak bırakmayın beni. :)

okullarda prefabrikasyon ve oralarda yaşayan gençlik üzerine.

bu prefabrik kelimesinin türkçesi var mıdır yok mudur bilmem ama beni çok rahatsız ediyor. ucuz evlerle, ucuz dekorlarla hiçbir sorunum yok - herkes zengin değil. ama ucuz olması her şeyin AYNI olması anlamına geldiğinde... işte o zaman akan sular durur.

bilen bilir ben amerika'nın ohio eyaletinde, 2000 öğrencinin okuduğu küçük bir "liberal arts" üniversitesinde üçüncü sınıfı okuyorum. konuya gireyim ben: bu okulun görünümü beni GERİYOR.

geçtim odamı, arkadaşlarımın odalarını... derslikler aynı, sandalyeler aynı... yani şu planetarium denen yere girmesek (hani böyle yıldızları yansıtıyorlar tavana doğru...) değişik bir şey göremeyeceğim yani. binalar dışarıdan zaten tıpatıp aynı. hepsi kırmızı ve kırmızının tonları tuğlalardan oluşuyor. binaları geçtim kilise bile öyle.

tamam her şey ucuz olsun, aynı olsun, birlik görünsün falan filan ama bari biraz olsun kişiselleştirin.

bu apayrı bir konu. bir ortamı kişiselleştirmek, biri yaşıyor görünümü vermek, kendimizden bir şeyler eklemek apayrı bir sorun bu okulda. SIKILDIM kardeşim şu aptal panolardan. yok çiçekli miçekli. hoşgeldiniz yoğurtçu dormuna yok efendim bakalım burada oturanlar kimmiş... hemen çiçek şeklinde kesilmiş renki kartonlar arasına fotoğraf yerleştirilip hobileri falan yazar.

NE BU? kardeşim, anaokulunda değiliz. iş olsun diye karton kesmenin anlamı nedir?

insanlarda istek yok kardeşim. bu okul mudur bizim jenerasyon mudur bu ülke midir bu eyalet midir nedir bilmem. genellemek de saçma zaten ama bir yerden sonra ihtiyaç duyuyor insan. ben bunun bir parçası olmak istemiyorum. o yüzden herhalde.

popüler gençlik diye adlandırılanlar aptal marie claire magazin sayfaları yapıştırır kapılarına, sonra the smiths dinleyenler de mum, death cab, ve bilimum emo ve underground techno/rock/punk fotoğrafları yapıştırırlar. onlar da hep aynıdır. küçücük dergi fotoğraflarıdır çünkü zor bulunur. otuz yıldır saklandıkları bellidir.

belki de üniversite insanı bu hale getiriyordur. çıkmaz gibi bir şey. apartmanlar böyle diye mi derslerden mi neden bilmem.

ama bu ortam beni geriyor arkadaşlar.

Pazar, Mart 05, 2006

bırrrrak.

biz buralara niye yazıyoruz ki?

Çarşamba, Mart 01, 2006

beyin egzersizi.

bazen düşündüğümüz bir şeyi anlatmadan önce üzerinden biraz zaman geçmesi gerekiyor. şöyle bir uyuyup sonra aklımıza getirmek gerekiyor.

günlük konuşmalar bu şekilde gelişemiyor; iletişim problemleri peşimizi bırakmıyor. yok savunma mekanizmaları, yok ilk aklımıza gelen düşünceyi doğru kabul etmeler... karmaşa. ama tabii hayat böyle de güzel.

her şeyin bir değil çok nedeni var. birine kızmadan önce biraz sakinleşip bunun neden gerçekleştiğini düşünmek lazım. niye böyle yaptın, şöyle yapsaydın ya gibi yorumlar yapılır hep. onlar zaten farkındadır artık hatalarının. ama insanlar her zaman hatalarının daha derinde yatan nedenlerini bilemezler. ne yapan ne yaptıran ne de yapılan. o yüzden düşünmek lazım.

bir duşa girmek lazım. bilmem anlatabiliyor muyum.

(yahu. dilime sürekli rafet el roman'ın kumral bomba şarkısı takılıyor. hani var ya "kim var, kim var orada? kim var, kumral bomba..." diye giden. hayat da bir mp3 çalar gibi. kimileri kendilerine liste yapıp düzenli düzenli dinliyor. kimileri de basıyor düğmeye; alet ne isterse o çalsın diye. sonra kafalarına alakasız şeyler takılıyor ve hayatları bir oraya bir buraya bilinçsizce savruluyor.)